27 Nisan 2015 Pazartesi

Kaos Futbolu

Ben Hamza Hamzaoğlu'nun geldiğinden bu yana, ligin en iyi hücum takımını oluşturduğunu düşünüyordum. Galatasaray rakibi Fenerbahçe'den çok daha rahat üretiyor, Beşiktaş'tan da zaman zaman çok daha üretken bir takım oluyordu.

Fenerbahçe bu sezon boyunca hiçbir zaman, Hamza hocanın kurduğu ideal takım kadar üretken olamadı, Beşiktaş ise istikrarsız bir şekilde zaman zaman oldu, zaman zaman ise hücumda üretmekte çok zorlandı. Galatasaray, Hamza hoca döneminde hücumsal zenginlik olarak bu iki rakibini geçerken bu konuda Bursaspor ile başa oynuyordu. 

Gel gelelim Hamza hocanın ideal, üretken takımı da Beşiktaş gibi son haftalarda istikrarsızlaşmaya başladı.

İç sahada Başakşehir olsun, Erciyes olsun, Karabük olsun Galatasaray ne oynadığını çok iyi bilen, çok akıllıca üreten bir takımdı ve bu bozulmamalıydı.

Bence o yüzden Sneijder olmasa da oturttuğu sisteminde ısrar etmeliydi Hamza hoca. Zira onu zirveye taşıyan bu sistemin hücumsal üstünlükleriydi.

Fakat Hamza hoca bir maç Bruma, bir maç Umut, bir maç Yasin, bir maç Olcan derken taşlarla çok oynadı.

Sneijder olmasa da 4-2-3-1'den vazgeçmemeli ve Karabük karşısında, Erciyes karşısında rakibine bariz üstünlük kuran, sürekli üreten oyununu oynamalıydı. Zira Antep'in de kadro kalitesi olarak bu takımlardan pek bir farkı yoktu. Hamit yerine Melo'yu, Sneijder yerine Emre'yi koyup kenarlarda Yasin ve Bruma'lı, önde de Burak'lı düzenle devam etmeliydi.

Fakat Hamza hoca, bu A planından bu maçlık vazgeçip, 4-4-2'ye döneceğim Umut - Burak ile rakip savunmayı zorlayacağım ve kenar ortalarla gol bulacağım diye düşündü.

Bu 'B' planı da mantıksız değil elbette. Hele elinizde Cardozo, Jardel gibi bir uzun+bitirici+soğukkanlı forvetiniz olsa... Beklediğini de kısmen aldı Hamza hoca... Sağlı sollu ortalar, duran toplar, kaçan kafa vuruşları... Fakat bunlar olur, kaos futbolunun doğasında gol kaçırmak vardır çünkü tansiyon yüksektir.

KAOS FUTBOLU NEDİR? 

Senelerdir tecrübe ettiğim üzere, kaos futbolu bir anti 'oyun' düzenidir. Bozucudur. Paslar dikine ve uzun, ayakta eveleyip gevelemeden atılır, pozisyon disiplini kaybolur ve oyuncuların hangi mevkide oynadıkları belli olmamaya başlar. Taraftar galeyana gelir, oyuncular duygusallaşır, hakem kararları maçın gidişatına direkt etki etmeye başlar (Misal Melo'yu atsa Galatasaray adına iş çok tatsızlaşırdı) ve kaçmaz denen goller bu maçlarda hep kaçar. Peki, neden?

Çünkü kaos futbolunda tansiyon yüksektir. Gol atmak ise bir soğukkanlılık işidir. Bir anlık duraksama, düşünme ve sakinlik gerektirir, doğru karar vermek gerekir. O yüzden kaos futbolunda, yüksek tansiyonda çok sayıda gol kaçarken, organize takımlarda ürettiklerini çok daha yüksek yüzdeyle atarsın. Yani dün kaçan gollerin şansla ilgisi yoktur. Senelerdir bu oyunu o kadar çok izledim ki (Hakan Şükür'ün son yıllarında onun boy avantajını kullanmak isteyen hocalar skoru alamadıklar sürekli bunu denerdi) artık şans olmadığını anladım.

Geçen seneki 1-1'lik iç saha Rizespor maçı vardır. İlk 30 dakika Galatasaray güle oynaya gelir, golünü atar, öne geçer 30 gibi Sneijder sakatlanır Amrabat girer, oyun birden kaos futboluna döner, Galatasaray 2. yarının başında yer ve kalan dakikalarda inanılmaz goller kaçırır (yine Burak çok kaçırmıştı) Sonra bir başka maç geçen sene yine iç sahada Antalyaspor maçıdır... Hagi, Gerets, Feldkamp döneminde de böyle maçlar çok oynanmıştır.

Eğer elinizde mükemmel bir soğukkanlı bitirici yoksa Cardozo, Jardel gibi o zaman bu kaos futbolu da pek verimli değildir aslında. Ha Galatasaray'ın elinde soğukkanlı bitirici yok mu? Tabiki var. Pandev var ama ilk 18'de yok. Halbuki maçın 2. yarısı tam onun istediği gibi rakip ceza alanına yığılmış bir futbol vardı sahada.

Maçtan sonra Dzemaili ve Pandev neden yok diye sordu Mehmet Ayan basın toplantısında ve Hamza hoca "Tamamen taktik sebeplerden, Dzemaili yerine daha çabuk bir oyuncu Yekta'yı düşündüm" dedi. Bunu anladım ama Pandev yerine de Sinan Gümüş'ü alternatif düşünmesini anlayamadım.

NEDEN OLCAN?

Fakat maçla ilgili en anlayamadığım şey Pandev'in neden 18'de olmadığı değildi. Pandev ve Dzemaili'nin son bir ayda yeteri kadar kalben bu yarışın içinde olamadıklarını düşünmüş olabilir Hamza hoca. Bence bu tansiyonu yüksek haftalarda, kalben tutkuyla bağlı olmasa da soğukkanlı kalabilen oyuncular da çok verimli olabilir. İşte Hakan Balta'nın soğukkanlılığının maçı kazandırdığını gördük... Elinizde, kıyamet kopsa sakin kalıp "ne yapsak da kurtulsak" diye düşünebilecek oyuncular varsa, böyle tansiyonu yüksek maçlarda gol atabilirsiniz.

En şaşırdığım tercih Olcan'dı. Muhtemelen yukarıda yazdığım, kalben bu tutkuya sahip oyunculardan biri olduğunu düşündüğü için oynatmıştır Hamza hoca. Zira duyduğuma göre Dzemaili misal eşi hamileyken deplasmanlara gitmek istemiyor, eşinin yanında olmak istediğini söylüyormuş. Şimdi böyle bir durumda şampiyonluğa çok daha inançlı olan oyuncuyu tercih etmek mantıklı olabilir ama bu isim neden Olcan'dır?

Temmuz'dan bu yana hazırlık maçları, Şampiyonlar Ligi maçları, Türkiye Kupası maçları ve Lig maçları... 28. haftadayız. Olcan'ın 28 hafta boyunca ön tarafta oynayıp da yararlı olduğu bir tane maç yok! Geride bek oynayınca verimli olduğu maçlar var. Sol bek oynayınca bence daha çok mücadele ediyor ve oyuna bozucu etki etmiyor ama önde kanat oynayınca çok top kaybı yapıyor, sakin oynayıp al-ver yapmadığı için topa sahip olma şansını yok ediyor, sürekli pozisyonunu kaybediyor, rakip beki hiç kontrol etmiyor ve savunmaya yardımı hiç yapmıyor. Doğrusu önde hem Umut hem Olcan gibi iki tane top tutamayan oyuncuyla oynayınca da Galatasaray'ın kaos hücumu etmekten başka şansı kalmıyor.

Hamza hoca onu çift forvet oynattığı bir maçta sol kenera koyarak muz ortalar kessin diye oynatmış olabilir, gerçekten Olcan'ın ayak içi harikadır ve çok iyi kesmeler çıkarır ama yukarıda saydıklarım dururken iki tane ayak içi kesme orta yapacak diye bir oyuncunun günümüz futbolunda oynaması çok zor. Yani Yasin'le Olcan arasında gerek fiziksel gerek performans olarak o kadar çok fark var ki Yasin lehine o yüzden Olcan'ın oynamasını anlayamadım. Kasımpaşa maçından sonra artık oynayamaz diye düşünmüştüm ama 2-3 maç sonra yine oynadı.

Bence Selçuk - Burak gibi takımın şampiyonluğu en çok isteyen, lider oyuncularının da bu konuyla ilgili yanıltıcı fikirleri olabilir. Selçuk, Burak, Umut ve Olcan aynı yaş grubunda senelerdir birçok takımda ve milli takımlarda birlikte oynayan oyuncular. Birbirlerinin yeteneklerini iyi biliyorlar o yüzden birlikte oynamak istiyor olabilirler. Fakat yanıldıkları bir konu var. Artık hepsi yıldız gibi takılıyor (Umut hariç) ve birbirine bozucu etki ediyorlar.

Devre arası basın görevlileri kendi aralarında konuşurken kulak kabarttım "Selçuk yine yana-geriye oynamaya başladı" dedi biri. Nasıl oynamasın? Önde Umut-Burak-Olcan herkes kafasına göre top istiyor, kimin hangi pozisyonda durduğu belli değil ve kimse boşa çıkmıyor. Bir Sneijder'in bir Bruma'nın rakipten kurtulup boşa çıkması çok farklı...

Ben Selçuk olsam, ne kadar yakın arkadaşım da olsa ön tarafta Olcan'la oynamak istemem. Bunu çok yazdım. "Yasin Öztekin, Sneijder'i taşıyacak asker rolünü oynamayı kabullendiği için çok verimli oldu ve arka tarafı Selçuk'u da rahatlattı. Fakat Olcan o rolü üstlenmiyor, bu fiziksel durumda istese de üstlenemez zaten."

OLCAN NEDEN KÖTÜ TRANSFER?

Ünlü İngiliz spor yazarı Simon Kuper ve ekonomist Szymanski'nin birlikte yazdıkları bir futbol kitabı var 'Futbolun Şifreleri' bu günlerde bu kitabı okuyorum. Bu kitabın bir bölümünde, onlarca yıldır süre gelen bazı transfer hataları konu alınmış. Onlardan biri de şu. "Bir önceki yıl Dünya Kupası - Avrupa Şampiyonası gibi uluslararası turnuvada parlamış oyuncuyu alma!"

Sebebini de şöyle açıklamışlar. 5-6 maçlık kısa bir serüvende iyi performans sergileyen oyuncu ederinden çok daha fazla değerlenir ve başarıya doymuş bir oyuncu olarak sana gelir, beklentin yüksek olduğu için de genelde çok para verip zarar ettiğin bir transfer olur.

Buna bir ek yapacağım. Günümüz futbolunda fizik olmazsa olmaz. Ve oyuncuların her sene üst seviye fizikle oynamaları hiç kolay değil. Bence "Bir önceki sene, maksimum sayıda maç oynamış, tavan performans sergilemiş ve doymuş, yaşı da genç olmayan oyuncuyu alma çünkü o oyuncunun düşüşü başlayacaktır..."

Bakın Ancelotti, Real Madrid'e geldiğinde doymuş ve formayı garanti gören bir Mesut vardı. Rotasyonda da bir türlü beklenen patlamayı yapamayan bazen harika oynayıp, bazen hayal kırıklığı yaratan Di Maria. Mesut doymuş kendisini ispat etmişti, Di Maria ise aç ve sorumluluk bekliyordu. Ancelotti "Forma rekabetine girmekten kaçtığı için" Mesut'u gönderdiğini söyleyerek sorumluluk bekleyen Di Maria'yı parlattı. Mesut gittiği Arsenal'de de başta haksızlığa uğradığını düşündüğü ve aksini kanıtlamak istediği için çok iyi başladı ama devamını getiremedi.

Ertesi sene Di Maria çok sayıda yüksek tempolu maç yapmış, üstüne bir de finale kadar gittikleri bir Dünya Kupası oynamıştı. Rüştünü ispatlamış ve pilini bitirmişti. Ancelotti bu sefer daha genç ve söyleyecek çok sözü olan James'i alarak, Di Maria'yı gönderdi. James'in bonservisini bu kadar yükselten Dünya Kupası performansı oldu şüphesiz ama Ancelotti onu yine de ısrarla istedi.

Herkes kendi yarattığı ve ona Şampiyonlar Ligi'ni getiren Di Maria'yı gönderip, henüz hiçbir şey kanıtlamayan James'i almasını ağır şekilde eleştirdi ama Ancelotti yine haklı çıktı. Di Maria da Mesut gibi haksızlığa uğradığını düşündüğü için, lige iyi giriş yapsa da art arda sakatlıklar geçirdi ve bugün itibariyle geçen seneye oranla çok geri gitmiş durumda (Olcan gibi). James'in ise hala söyleyecek çok sözü var ve söylemeye devam ediyor. (Gökhan Töre gibi)

Bir dönem İnter yapardı böyle transferleri 2002 Dünya Kupasında çıkış yapan Senegal'den bazı oyuncuları ve 2004 Avrupa Şampiyonu olan Yunanistan'dan bazı doymuş oyuncuları almışlar ve bu oyuncular parayı bulup faydasız olmuşlardı.

İşte Olcan transferi de yazdıklarıma çok iyi bir örnektir. Bir önceki yıl Trabzonspor ile Temmuz'dan Mayıs'a aşırı sayıda maç oynadı Olcan. Bir sürü Avrupa Ligi maçı ve lig maçları... Tavan sezonunu yaşadı. 50 küsur maç, 15 gol ve 10 civarı asist. Fakat Di Maria gibi pili bitti ve Galatasaray'da parayı da bulunca saldı. Fizik yapısı bozuldu, yağlandı. Göbeği önde gidiyor. Galatasaray yaz transfer döneminde Olcan ve Gökhan Töre arasında kalmıştı. Gökhan geçen sene Olcan kadar performans veremedi, istikrarsızdı. Bazen harika işler çıkarıyor, bazen hayal kırıklığı yaratıyordu. Maria'nın patlamadan önceki hali gibiydi, söyleyecek çok sözü vardı.

Galatasaray ikisi arasında karar verirken, söyleyecek sözü kalmayanı, söyleyecek çok sözü olana tercih etti. O dönemde ben de yanılmıştım, bu fikir düzeyinde değildim. Burak - Umut - Selçuk gibi oyuncularla uyumu var, Galatasaraylı, daha tecrübeli ve istikrarlı diye düşünmüştüm ama fena halde yanılmışız. İşte okudukça, daha ziyade okuduklarımızın üzerine fikirler koyabildikçe öğrenebiliyoruz. Bu kitabı geçen sene okusam muhtemelen Olcan değil de Gökhan Töre olmalı diye yazardım. 

Dönelim maça... Kaos futbolunu pek sevmiyor, benimsemiyorum, özellikle yüksek seviyede Avrupa'da bu düzensizliği çok kolay cezalandırıyorlar çünkü... Gerets ligde rakiplerini yenerdi bu oyunla ama gider Tromsö'ye elenirdi misal. Veya Feldkamp ligde iyi giderdi ama Avrupa'da Leverkusen'den 5 yerdi. Geçen hafta Trabzonspor maçı da bir kaos maçıydı ve goller gelmeyince iş şansa kaldı, Trabzonspor golü attı ve kazanan Trabzonspor oldu. Kaos futbolunda oyunun hakimiyeti elden kaçtığı için küçük şans faktörleri devreye çok giriyor ve maç çift taraflı gidip gelebiliyor.

Halbuki büyük takım oyuna sahip olmalı, topa sahip olmalı ve sabırla oynamalı, işi mümkün olduğunca şansa bırakmamalı. Gelişmek isteyen takım için en önemli veri bu. Siz bakmayın son dönemde "topa sahip olana üç puan mı vermiyorlar?" söylemlerine... Bazı maçlarda küçük takımlar topu rakibe verir ve 3 puanı alır ama uzun vadede onlar küçüktür, topa sahip olan ise büyük!  Ligi, uzun maratonları büyük takım kazanır!

Şimdi yerel bazda Başakşehir'in, Avrupa'da da Atletico Madrid'in futbolunu övüyorlar... Uzun vadede bu iki kulübün bu oyun yapılarıyla ilerleme şansları olduğunu düşünmüyorum. Atletico en iyi dönemini geçen sene yaşadı ve düşüş başladı, nasıl hücum edeceklerine dair pek planı olmayan takımlar bu düşüşü yaşamaya mahkum kalıyorlar. O yüzden büyük takımların topu alıp, 'oyun yapması' gelişimleri için şart bence.

22 Nisan 2015 Çarşamba

Kasımpaşa neden bekleneni veremiyor?

Büyük bir proje, önemli yatırımlar, pahalı transferler, iyi bir stat... Tüm bunların karşılığında ise bekleneni veremeyen, ilk iki yıldaki başarının üzerine koyması beklenirken neredeyse dibe vuran bir Kasımpaşa.

Bu düşüşün nedenleri nedir. Bu yazımızda buna değinmeye çalışacağız.

Öncelikle takımda bir kadro istikrarı vardı. Geçen sene de aynı oyuncular oynuyordu, bu sene de 2-3 takviye dışında aynı oyuncular oynadı. Sadece iki tane kilit oyuncunun yerini diğer transferler dolduramadı. Bunlardan biri Yalçın, diğeri Kerem Şeras. Bu iki isme sonra değineceğiz.

Şimdi sistem üzerinden gidelim... Şota 2 sezondur A planından asla vazgeçmedi. Sürekli 4-2-3-1 sistemini uyguluyordu. Hollanda'da öğrendiği futbol algısını asla değiştirmiyordu. Örneğin bekleri hücumda oldukça yetersiz oyuncular olmasına rağmen, uyguladığı sistemde bek oyuncularını öne çıkarmaktan vazgeçmiyordu. Elindeki oyunculara göre bir sistem anlayışı belirlemiyor (Örneğin beklerin çakılı kalmasını sağlayacak kapalı bir savunma anlayışı) bunun yerine kendi sistemine onları monte etmeye çalışıyordu. Fakat gerek yabancı kuralı, gerekse de oyuncuların gelişememesi bu sistemi tıkayan durumlardan biri oldu. Şota sistemine uymadığını göre göre iki sezon aynı bekleri kullanmak zorunda kaldı ve yabancı yasağı yüzünden de istediği tarzda oyuncuları transfer edemedi.

Bek oyuncuları, hücumda aktif olamayınca kenar oyuncuları ile iletişimleri koptu. Savunma da önde kurulmasına rağmen, topa hakimiyet istenilen seviyede olmayınca git-geli yüksek maçlar oynamaya başladılar.

Şota ayrılmadan önce saha içinde oyuncular artık öz güvenlerini yitirmişler ve saha kenarında bir şeylerin değişmesi gerektiğine inanıyor görünmeye başlamışlardı. Pozisyon disiplinlerini kaybetmişler, oyun içi konsantrasyonlarını yitirmişlerdi.

Bence Önder Özen dönemine kadarki son 2 sezonda Kasımpaşa'nın en büyük zaafı kapanan takımları açamıyor oluşu idi. Sahasında sabırlı bekleyen, sakin oynayan, Kasımpaşa'yı üzerine çekip sonra kontra ataklarla golü arayan takımlar Kasımpaşa'ya karşı hep başarılı oldu. Geçen sene iç sahadaki Gençlerbirliği, Bursaspor ve Akhisar maçları buna en güzel örnektir. Bu sezon oynanan Başakşehir maçı yine keza...

Bence Kasımpaşa'nın en büyük sorunu her zaman şu oldu. Babel - Viudez - Malki - Scarione - Adem. 5'i de savunma konsantrasyonu olmayan oyuncular. Viudez - Babel bekini kontrol etmez. (Tunay ediyor) Malki çok saklanır, gezer, kurnaz bir forvettir, yabancıların deyimiyle False 9. Sahte 9 numara yani. Kendisini unutturup gol koşuları kovalar. Toplu oyuna pek girmez, boş gol koşularını kovalar. Adem ise tam tersi hücumda fiziksel olarak sürekli zorlar, yıpratır ama o da takım savunmasında dinlenir. Hücum 4'lüsünde oynayacak 6 oyuncu da çok çeşitli meziyetlere sahipti ama bu oyuncuların eksiği (Tunay hariç) takım savunmasına yardımlarının az olmasıydı. Kasımpaşa maçları sık sık 5 ileri 5 geri şeklinde bir hale dönüşüyor ve Castro orada köprü olmaya çalışıyor. Hücum dörtlüsü geri dönüşlerde disiplinli olmadığı için kontra yemeye çok müsait oluyorlar.

Gelelim Yalçın ve Kerem'e. Bence Yalçın'ın takım için ne kadar değerli bir oyuncu olduğunu fark edemediler ve onu Başakşehir'e kaptırdıktan sonra yerine transfer yapmadılar. Barış, Dvali, İlhan Eker yerine kim oynarsa oynasın bekleneni veremedi. Yine Kerem Şeras'ın ayrılışı da ortasaha direncini oldukça düşürdü.

Kerem top kazanan, her yere basan bir ortasaha oyuncusuydu. Onun yerine bu sezon oynayan Alparslan ise uzun boylu, fiziği güçlü, derinde oynayan ve top dağıtan bir oyuncu. Alparslan ile birlikte oynayan Castro da bir pasör ve yine Scarione de böyle bir oyuncu. Yani orta üçlünün tamamı top kullanmayı biliyor ama hiçbiri top kazanmak için rakibi kovalamayı bilmiyor. Kerem Scarione ve Castro'yu bu bağlamda taşıyan bir oyuncuydu, onların yerine de koşup, top kazanıp basit oynuyordu. Alparslan ise ortasaha ile savunma arasına girip alan kapatarak savunma yapmaya çalışıyor, çabuk bir oyuncu değil, kendi ekseni etrafında çabuk dönemiyor, o yüzden topu ayağında fazla gevelemeden hemen sağa sola dağıtmak istiyor, oyun görüşü iyi olduğu için bunda da başarısız sayılmaz. Yine de bu üç oyuncunun birbirine uyumlu isimler olmadıkları aşikar, üçü de benzer konularda iyi, benzer konularda kötü, bu yüzden birbirlerinin eksiklerini kapatacak isimler değiller.

Peki... Önder Özen ne yapabilir? Açılan yabancı kuralı sayesinde, Beşiktaş'a bulduğu gibi, Motta ayarında ucuz ve yetenekli bekler bulup takıma onları transfer edebilir. Ayrıca ortasahada Castro, Scarione, Alparslan üçlüsü yerine en azından bir tane yabancıların deyimiyle 'ball winning midfielder' yani top kazanan, ısıran bir oyuncu transfer edebilir. Bu kilit noktalardan sonra bence ufak dokunuşlarla ayağa kaldırılabilecek bir kulüp Kasımpaşa.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Kontrolsüz güç, güç değildir!

Bu diziliş Galatasaray'ın Hamza Hamzaoğlu'ndan sonra klasikleşen dizilişi... Fakat genel olarak sağ tarafta Umut değil Bruma oynuyordu. Hamza hoca ne zaman deplasmanlarda, zorlu maçlarda Umut'u denese Galatasaray'ın hücum organizasyonları kısırlaşmaya başladı. Zira Umut topla hiçbir şekilde iletişim kuramayan, al-ver yapamayan, top süremeyen bir oyuncu. Hal böyle olunca ona atılan toplar çoğu zaman duvara çarpmış gibi geri döndü...

Umut'u sürekli büyük maçlarda ve deplasmanlarda sağ kanatta gördüğümüze göre, zorlu maçlar için bir defansif önlem olduğunu düşünebiliriz. Fakat ligin en yaratıcı, en hızlı hücum eden takımından yani Galatasaray'ın hücum gücünden de çok şey götürüyor Umut'un varlığı.

Dikkat edin sağ kanatta Umut oynadığında Galatasaray'ın girdiği pozisyon sayısına bakın, bir de Bruma oynadığında yakalanan pozisyon sayısına bakın. Bruma al-ver yapar, arkasında oynayan bekini oyuna sokar, topla içeri kat eder. Topsuz koşu yapacak diye rakip bekine hep tedirginlik verir ve rakip bek çıkamaz vs vs.

Şimdi Hamza hocanın 4-2-3-1'inde Bruma değil, Umut'la oynanan lig maçlarına bir bakalım.

1. Galatasaray - Mersin maçı. 3-2 bitti. Kaos futbolu oynandı, şuursuz hücum edildi. Oyun içinde Umut en önde de oldu, sağ tarafa da yaklaştı.

2. Gençlerbirliği deplasmanı organize hücum üretilemedi. Galatasaray uzun süre skoru tutmaya çalıştı. Taktik biraz daha 4-4-2'ye de benzerdi.

3. Beşiktaş - Galatasaray maçı. Umut'un sağ tarafta en verimli olduğu maç. Peki neden verimli oldu? En önemli neden şuydu, Olimpiyat stadı zemini o gün çok ağırdı, yağış almıştı. Ağır zeminlerde mücadele gücü yüksek oyuncular ikili mücadeleleri kazandığı için verimlilikleri artar, üstelik Beşiktaş'ta oyun sürekli sol bek Motta üzerinden kuruluyordu o haftalarda. Umut rakibin oyun kurma düzenini de yaptığı presle bozmuştu. Hücumda herhangi bir organizasyonda yine olmadı ama zaten organizasyon yapılacak, 'topla oynanacak' zemin yoktu, defansif olarak verimli oldu. (Not: Yağmurlu havalarda ağır zeminde yere sağlam basan güçlü oyuncular fark yaratır böyle maçlarda Hamit-Umut gibi oyuncular Bruma gibi oyunculara oranla çok daha verimli olacaktır)

4. Fenerbahçe - Galatasaray maçı. Düşünce Beşiktaş maçının aynısıydı, Umut rakibin en büyük silahlarından Caner'in çıkışlarını engelleyecekti. Fenerbahçe savunmadan topu en çok Caner'le çıkarıyordu. Umut defansif görevini yaptı Caner etkisizdi ama Fenerbahçe'nin de silahı bir tane değil. Topun Galatasaray'da kalmasını engelleyen oyunculardan biri Umut olduğu için Galatasaray o maçta ayağında yeteri kadar top tutamadığından çok baskı yedi. Yani bir yandan Caner'i durdururken öte yandan top Fenerbahçe'ye verilmiş oldu.

5. Kasımpaşa - Galatasaray maçı. Sanırım Hamza hocayı Fenerbahçe maçından sonra tekrar yanıltan maç bu oldu. Galatasaray ilk yarı 4-2-3-1'in sağında Olcan ile başlamıştı. İkinci yarı Umut sağa Burak öne geçti maç 2-0'dan 2-3'e döndü. Umut'ta bir asist yaptı. Fakat Kasımpaşa gerçekten çok yumuşak ve bu sene çok kötü bir takım. Galatasaray'ı maça döndüren bence bu değişiklik değildi. Hamza hoca bence burada yanıldı.

Ve 6. maç yine zor bir deplasman ve yine Umut. Peki ama bu sefer görevi ne olacak? Kimi durduracak? Trabzonspor'un sol bekinde stoperden bozma Mustafa Akbaş oynuyor. Mustafa Akbaş'ın önünü açsanız, sağ kanatta kimse oynamasa "çık Mustafa" deseniz çıkamaz. Bu maç için Umut seçimi niyeydi? Geçen maç gol attığı için olabilir mi? Aklıma başka bir şey gelmiyor.

Kanat oyuncuları Erkan'ı durdurmak bir düşünce olabilir ama tutarsız. Erkan'a yakın oynamak Sabri'nin işi, sonra sağ ön oyuncusu set oyunda yardıma gelir. Maçta zaten set oyun olmuyor çünkü top duvara çarpmış gibi gidip geliyor (nedenlerinin başında yine Umut'un topla arasının çok kötü olması var) Zaten set oyunlarında Bruma da geri gelen bekine yardım eden bir oyuncu.

Uzun lafın kısası sahada Umut'un olması demek, sizin topa sahip olma oranınızı düşürmek demek. İyi ama siz zirve takımısınız, top sizde olmalı, oyuna siz hakim olmalısınız. Karşınızda da çok dünyaca ünlü bir dev yok, sırf defansif düşünceden Umut'u oynatasınız...

Şimdi bir de geçtiğimiz haftalarda yerden yere vurulan Bruma'nın oynadığı maçlarda Galatasaray ne yapmış ona bakalım. Hani 'bitiremiyor' diye yerden yere vurulan Bruma var ya, diğer takım arkadaşları Jardel bitiriciliğinde olduğu için sanırım çok göze batıyordu!

1. Maç: Galatasaray - Akhisar 2-1: Etkili driplinglerle taraftarı ve Hamza hocayı coşturduğu pozisyonlar izledik. Galatasaray çok üretti, rahat kazandı.

2. Maç: Galatasaray - Rizespor: 2-0: Sneijder ve Bruma Rize savunmasını hallaç pamuğu gibi dağıttı. Galatasaray bir sürü pozisyon üretti, Bruma bir gol attı ve goller kaçırdı.

3. Maç: Galatasaray - Balıkesir: 3-1: Galatasaray'ın ilk 30 dakikadan bitirdiği sonra rölantiye aldığı bir maçtı.

4. Maç: Sivasspor - Galatasaray: 2-3: Hamza hocanın Bruma'yı ilk defa zor bir deplasmanda kullanışı. Burak'a iki tane %100'lük top attı bu maçta Bruma. Burak birini kaleciye diğerini direğe vurmuştu. Bence Bruma iyi oynamıştı.

5. Maç: Galatasaray - Erciyesspor: 3-1 Maçın henüz başında savunmadan aldığı topu 20 metre falan süren Bruma'nın şutunda top kaleciden sekti en uçta oynayan Umut tamamladı Galatasaray öne geçti. Umut'un savunmadan top alıp 20 metre top sürmesi imkansız. Bruma için ise çocuk oyuncağı, biz Bruma'yı bitiremiyor diye eleştirirken pozisyonunun öncesini unutuyoruz. Bruma Galatasaray hız kazandırıyor, ortasahadan öne top taşıyor, içeri topla kat edip rakibin savunma dengesini bozuyor... Fakat taraftar maçı sadece özet gibi izlediği için Bruma bitiremiyor diye veryansın ediyor. Halbuki Bruma'nın oynadığı maçlarda Galatasaray 3 kat fazla üretiyor ama onu gören yok.

6. Maç: Galatasaray - İBB: 2-2: Maç 2-0 güllük gülistanlık giderken tüm takımın uyuması sonucu durum 2-2 olmuş, fatura Bruma'ya kesilmişti. Ligin en iyi alan daraltan 11 kişi topun arkasına geçen takımına karşın Bruma alan bulamamış etkili olamamıştı ama al-ver yaparak bekini öne çıkardığı bir pozisyonda Sabri'nin kestiği ortadan gol gelmişti. Umut o pozisyonlarda al-ver yapamadığı için set hücumlarda beki oralara çıkaramıyor ve Sabri ile de çok uyumsuz bir görüntü sergiliyorlar.

7. Maç: Galatasaray - Karabük: 4-2 Bruma Sneijder'e bir tane %100'lük çıkardı Sneijder kaçırdı. Umut'a bir tane %100'lük ara pası attı Umut golü yaptı. Bir çok kez savunma arkasına koşular yaptı ve tehlikeler yarattı.

Yani Umut'lu 6 maç ve Bruma'lı 7 maç göz önüne alınırsa Umut'la Galatasaray'ın şuursuz bir kaos hücumu ettiğini, Bruma ile ise daha organize, daha hızlı hücum ettiğini görebiliriz.

------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu maçta oyuncu bazında parantez açmak istediğim bir diğer oyuncu Sabri. Bir Galatasaraylı ağabey demişti "Sabri Galatasaray'a sağ bek olduğundan beri, sağ bek arıyoruz..." Bunun açıklaması şuydu sanırım. "Her sene Sabri bize bir şeyler gösteriyor, çok umutlanıyoruz, 5-10 hafta iyi oynuyor, tamam artık Sabri olgunlaştı diyoruz ama sonra yine birden konsantrasyonu dağılıyor ve olmadık hatalar yapıyor" Hakikatten 10 seneyi aşkındır bu hikaye böyle devam ediyor. Hep diyoruz ki müthiş bir fizik avantajı var, çok çabuk, boyuna rağmen agresif ve yere de sağlam basıyor ama yok, o iyi periyotlar bir türlü daimi olamıyor. İşte bu sene de çok iyi başladı, asistler, bindirmeler... Sonra bir Fenerbahçe maçındaki amatörce hata, bir de aynısını tekrar yaptığı Trabzonspor maçı... İki kritik derbi ve ikisinde de elde var 0! Hiç "Ama Cardozo'ya yetişti" denecek bir durum yok. Sabri o pozisyonda Cardozo'ya şutu çektirmeyecek kadar yakın olmak zorunda. Cardozo şutu çektikten sonra önüne geçse ne olur? Bacak arasından geçip gol de olabilir, bacağına çarpıp karambole de düşebilir orada da Özer tamamlayabilir. Yani pozisyonu engellemek bu değil. Pozisyonun başında yerinde olmalı Cardozo o pozisyonda bomboş kalmamalıydı.

Yine de Tarık o kadar yetersiz ki bu sezon sonuna kadar Hamza hoca bence Sabri'ye 'dayı' demek zorunda.

Bir de Hakan Balta. Normalde savunma özellikleri Koray'ın oldukça önünde ama savunma çizgisini önde kurduğunuz zaman (ki Hamza hocanın taktiği bu, savunmayı önde kuruyor, rakibe üstünlük sağlamak için) Hakan'ın ağırlığı çok göze batıyor. Nasıl Kasımpaşa maçında önde kurulan savunmada defoları ortaya çıktıysa bu maçta da çıktı. Eğer geride savunma kuracaksanız Hakan ligin en iyi savunmacısı da olur, Avrupa çapında bir sol bek veya stoper de olur ama geride savunacaksanız! Yok önde savununca olmuyor, ilk goldeki gibi ofsaytı bozabiliyor. Koray daha çabuk olduğu için Hakan'a göre daha yetersiz de olsa savunmayı öne çıkarınca daha verimli olabiliyor.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Gelelim maçta üzerinde durulması gereken son konuya. Başlıkta yazdığım sloganı açıklayayım.

Bu maçların çok benzerlerini Galatasaray 14. hafta içerde Mersin'le, 19. hafta Eskişehir'de ve 25. hafta Kasımpaşa'da oynadı. 27. hafta hafta da 4.'sü Trabzon'da yaşandı.

Bu dört maçta da Galatasaray topa hakim başladı, oyun kısmen elindeydi ama beklenmedik bir şey yaşayıp ilk yarım saat içinde bir gol yedi. Sonrasında da maçın ilk yarısının sonuna kadar kafası kesilmiş tavuk gibi ne yapacağını bilemedi. Bu maçların çoğunda Hamza hoca ya ilk 30 dakikada oyuncu değiştirdi ya da çok keskin bir sistematik değişikliğe gitti ve oyunun kontrolünü kaybetti. Oyun bir tenis maçına döndü.

Halbuki, siz büyük takımsınız ve sakin kalıp oyun üstünlüğünü sürdürmek gerekir.

Mersin maçında 30 kusürde yanılmıyorsam Emre'nin yeri değişti ve Galatasaray çok hücumcu bir düzene geçmesine rağmen oyunun hakimiyetini yitirdi. İkinci yarı daha akıllı bir futbol oynamayı bilen Hamit'in girişi sonrası maç döndü. Mersin maçının çok benzeri Kasımpaşa maçı. O maçın da ilk yarısı tam bir kaos iken ikinci yarı Olcan'ın çıkması sonucu daha sakin bir Galatasaray maçı döndürdü.

Eskişehir'de ise Galatasaray göbeği 3 ortasaha ile tutuyordu. Yekta-Melo ve Selçuk ile. Galatasaray oyuna çok iyi başlamış, 2-3 gol kaçırmış ve sonra gol de bulmuştu. Fakat beklenmedik bir pozisyonda 27. dkda golü yedi ve Hamza hoca iyi işleyen düzeni bozan bir değişiklik yaptı. Yekta'yı sağ kenara atarak ortasahayı -1 kişiye yani 3'ten 2 kişiye düşürdü.

Kalan 30'dan 90. dakikaya kadarki 1 saatte, Galatasaray ezildi ama bir şans golüyle kazandı... Fakat bu galibiyet bence pek iyi olmadı. "Bazen kazanırken aslında kaybedersiniz ve bazen kaybederken aslında kazanırsınız" diye bir söz var. Doğrularına bağlı kalmakla, prensiplerine sadık kalmakla ilgili bir söz bu. Şimdi Trabzonspor maçı kötü sonuçlandığı için bir tecrübe olabilir ama o Eskişehirspor maçı yanlış oyuna rağmen kazanıldığı için bir tecrübe olmamıştı.

Bu Trabzonspor maçında da Hamit yerine Emre girince (Emre şahane oynamasına rağmen) oyun disiplini yok oldu. Bakın bunu İtalyan hocalar kesinlikle yapmaz, oyunun kontrolünü yok edecek, savunma ile hücumu 5 ileri 5 geri diye ayıracak, maçı bir tenis maçına döndürecek hamleyi katiyetle yapmazlar çünkü onlara göre oyun hakimiyeti her şeyden önce gelir.

Hamza hocanın da böyle maçlarda beklenmedik bir gol yeyince daha sakin kalması, oyunu bir kaosa döndürmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Yani şu maçlarda daha 30. dakikadan gemileri yakmak doğru bir çözüm değil. Hamit yerine Melo girer ve 45'te aksayan Umut yerine Bruma veya Emre girer maçı yine çevirebilirsiniz. Eskişehir'de ilk 27 dakika 3 tane gol kaçırmışsınız, bir gol atmışsınız, hemen bir gol yediniz diye gemileri yakmaktansa sakin kalıp bildiğiniz oyunu oynasanız yine oyunu lehinize çevirebilirsiniz.

-------------------------------------------------------------------------------------------

Bundan sonrası için fikstüre baktığımda yine Galatasaray'ı avantajlı görüyorum. Artık Umut'un sağ ön oynamasını gerektirecek (zorlu) maç da kalmadı. Bundan sonra sağ önde Bruma veya Emre Çolak'ın oynayacağı maçlarda Galatasaray'ın yine üretken kimliğiyle fark yaratacağını düşünüyorum.

--------------------------------------------------------------------------------------------

Bu maç özelinde Hamza hocayı oldukça eleştirdim ama hafta arası da bazı notlar almıştım kendimce onları da yazmak istiyorum. Çünkü böyle üzgün-kızgın zamanlarda taraftarın takımın nereden nereye, nasıl geldiğini unutmaması gerekiyor.

1- Hamzaoğlu sürekli, "Galatasaray çok gol yiyor" denilerek eleştiriliyor ama Hamza Hamzaoğlu Galatasaray'a Teknik Direktörü olduktan sonraki dilimde Galatasaray ligin en çok gol atan takımı 37 golle. Sonra Bursaspor 36... FB Antep ve Rize deplasmanlarında 5 atmasına rağmen 29 golü var. BJK ise 26 (Geçen haftaki istatistikler baz alındığında)

2- Hamza Hamzaoğlu "Galatasaray neden bu kadar çok gol yiyor?" sorusuna kontra ile "Ligin benim TD'lük dönemimden sonra en çok gol atan takımı olduğu ve sürekli gol atmak istediği için" cevabını verebilir. Tabi ki Hamza hocanın naifliğini biliyoruz, bunu söylemez ama söylese hakkı var çünkü Galatasaray, Fenerbahçe'den de golü, gol atmak isterken yedi, en son Karabük'ten de golleri gol atmak isterken yedi. Şimdi Trabzonspor'dan da 2. golü öyle yedi.

3- Bu durumu tabi ki, disiplinsizlikle, benim yukarıda yaptığım gibi kontrolü yitirmekle yorumlayabilir ve eleştirebilirsiniz ama Galatasaray'ı özellikle içeride en çok üreten, en çok gol atan takım haline getiren de bu hocadır. Bence bir Teknik Direktörü değerlendirmek için en geçerli veriler de bunlar. Hamza Hamzaoğlu, çok statik, çok az üreten bir takımı alıp çok coşkulu, çok üreten bir takım haline getirdi. Bu iletişim becerisidir, yönetim becerisidir ve her zaman söylediğim gibi Teknik Direktörlüğü yarısı teknik-taktikse en az yarısı da insan yönetmektir.

4- Bugün Galatasaray yenilirken bile son derece iştahlı mücadele ediyor... Hamza Hamzaoğlu Galatasaray'da olduğu sürece sanırım bu resmi hep göreceğiz, kaybederken bile Galatasaray savaşacak, mücadele edecek. Bunun sebebi oyuncularının ona inanması. Bakın iyi oynarken kestiği Emre Çolak Hamza hocaya tavır yapmıyor, haftalar sonra sorumluluk geldiğinde deli gibi mücadele ediyor çünkü oyuncuların tamamını kendisine inandırmayı biliyor Hamzaoğlu. İtalyanlar bu konuda maalesef eksik kalmıştı. Bunun yabancı olma dezavantajından geldiğini düşünebiliriz ama Gerets de yabancıydı.

5- Ben bu güne kadar genelde Hamza hocayı disiplin konusu üzerinden eleştirdim. Bu yazım da öyle oldu, genelde "Takım skoru alınca, lakayt davranıyor" veya "Sabri çıkıyor, geri dönmüyor" falan diye eleştirdim ama şunu da geç fark ettim. "Yaratıcılık özgürlükten doğar, disiplinden değil"

6- Tabi ki bu işin bir dengesi vardır, çok disiplin kısır, statik bir takım yaratır oyuncular sadece verilen görevleri yapar ve etliye sütlüye bulaşmak istemezler (Prandelli dönemi) Çok özgürlük de işte hücuma çıkarken yerini kaybetmek gibi kontrolü elinizden kaçırmanız gibi sonuçlara gebedir. Eğer Hamza Hamzaoğlu Prandelli'den sonra takımı bu kadar özgürleştirmeseydi, bu kadar başarılı olması imkansızdı.

7- Oyuncular Prandelli döneminde çalım atmaya, sorumluluk almaya korkar hale gelmişti. Eğer tribünde bizler izlediğimiz oyundan zevk almak istiyorsak, önce sahada oyuncular oynadıkları oyundan zevk almalılar. Bunu da Hamza hoca hem Galatasaray'da hem Akhisar'da iyi başarıyor doğrusu. Arena'da taraftarı önünde Galatasaray oyuncuları keyif alarak oynuyor. Bugün Galatasaray'ın bu kadar üretme, bu kadar çok gol atma ve zirve yarışı verme sebebi Hamza Hamzaoğlu. İşte Trabzonspor deplasmanında da bunu görüyoruz, oyunlar kendilerine verilen özgürlüğün borcunu ödemeye çalışıyor, Sneijder sahada vuruyor, top auta gidiyor Melo kulübe kendisini yeyip bitiriyor.

8- Birçok teknik adamın başarı formülü Hamza Hamzaoğlu ile benzerdir. Derwall'in yazdığı iki kitabı da dikkatlice okudum. Kendisine hep "oyunculara çok fazla serbestlik veriyor" diye eleştiriler getirilmiş Almanya'da. Ama başarıları malum. Yine keza Ancelotti. İtalya'da hep "oyuncuların ipini gevşek bırakıyor" diye eleştirilmiş fakat Mourinho disiplininden sonra Real Madrid'e özgürlük ve yaratıcılık katan da Ancelotti oldu. Daha fazla disiplinle başarılı olan hocalar da çok, Mourinho bunlardan biri, Hamza hocanın bir röportajında "kendisinden çok şey öğrendim" dediği Feldkamp da öyle ama Ancelotti gibi hocaların başarıları da hiç azımsanmayacak başarılar. Hamza Hocayı sanırım o tarz Ancelotti - Derwall tarzı hoca diyerek nitelemek yanlış olmaz.

Fakat son bir eleştirim var Hamza hocaya. Geçenlerde Mustafa Kocabey'in bir televizyon röportajını izlerken Feldkamp'la ilgili anlattığı anısı çok hoşuma gitti.

1992 yılında Türkiye Ümit Milli takımı Avrupa Şampiyonu oluyor. O takımın kadrosunda Mustafa Kocabey ve Okan Buruk da var. 1992'nin yaz aylarında Galatasaray hazırlık maçlarına çıkacak, takımı da yardımcı hoca Ahmet Akcan yönetiyor. Feldkamp kampa ailevi sorunlar yüzünden geç katılmış, katıldığı gün de Galatasaray'ın hazırlık maçı var. Gidiyor Ahmet Akcan'ın yanına... İlk sorduğu soru "Mustafa ile Okan oynuyor mu?" Akcan "Hayır, Mustafa kadroya yok, Okan yedeklerde" diyor. Feldkamp bu cevap üzerine "Okan ve Mustafa nasıl oynamaz, onlar yaş gruplarında Avrupa Şampiyonu, onlar oynamayacaksa kim oynacak?" diyor

Bu hikaye üzerinden şunu söyleyebiliriz. Galatasaray hafta arası 4-0'ın rövaşında Manisaspor ile bir formalite maçına çıktı. Aşağıda U21 gol kralı Sinan ve büyük umutlarla alınan Kaan diye iki oyuncu var. Sinan bildiğiniz gibi kenarlarda ve en uçta oynayabilen bir forvet oyuncusu, Kaan da ortasaha oyuncusu. Galatasaray maça senelerdir verilen şansları değerlendirememiş, Galatasaray'daki miadını çoktan doldurmuş Yekta ve Aydın Yılmaz ile çıkıyor. Sanırım Feldkamp olsa Yekta yerine Kaan'ı, Aydın yerine de Sinan'ı kullanırdı.

Büyük takımlarda size sürekli şans gelmez, gelmemeli. Bu şansı değerlendiremiyorsanız da gönderilmelisiniz. Eğer şansını değerlendiremeyen oyuncular gönderilmezse aşağıda bekleyen genç oyunculara şans veremezsiniz.

Not: Bruma ile ilgili yazdıklarımdan sonra Galatasaray'ın en büyük taraftar platformlarından biri AslanStatistic Galatasaray'ın Bruma'lı ve Bruma'sız istatistiklerini çıkarmış. Ellerine sağlık.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Galatasaray - Karabükspor Maçı ve A'dan Z'ye Gündem


Öncelikle Fenerbahçe ve Türk futbol camiasının yaşadığı acı olayla ilgili düşüncelerimi yazayım...
Olay, umarım bir iki fanatiğin aklını yitirmesi sonucu gerçekleşmemiştir. Zira merhum Savcı saldırısından sonra yaşanabilecek hiçbir şeye şaşırmam. Fakat saldırı, eğer aklını yitirmiş fanatikler tarafından Trabzonspor - Fenerbahçe çekişmesi sonucu gerçekleştiyse o zaman olayın suçlusu bellidir.

Ne zaman Yıldırım Demirören çıktı, bütün şike mevzusunu oldu bittiye getirdi, "Şike varsa bile sahaya yansımamıştır" gibi saçma sapan bir argüman sundu, işte o zaman işin buraya geleceği belli olmuştu. O sezon şampiyonluk yarışında heyecandan kalp krizi geçirip vefat eden taraftar bile vardı. Öyle bir sezonun üstüne çıkan tapeler, insanların birbirlerine ettikleri küfürler, mamalar, tarlalar... Yüzlerce sayfa herkesin gözünün önündeydi ve siz böyle bir bilgi çağında, bunların üstünü böyle örtemeye kalktınız! Bundan 35-40 sene öncenin Türkiye kafasıyla üst örtebilecek bir çağda değilsiniz. İnsanlar bilgiye çok kolay ulaşabiliyor... Artık siz bilgisiz de olsanız bilgi çağında yaşıyoruzsunuz... Ve bu çağ, sizi şeffaf olmaya, adalet dağıtmaya zorluyor. Eğer siz adaleti dağıtamazsanız da, er ya da geç, adalet sizi dağıtıyor!

Yanlış anlaşılmasın, tabi ki bu olayın adaletle bir ilgisi yok. Bu olay eğer fanatizm yüzünden doğduysa, seneler önce üstü örtülen çirkinliklerin doğurduğu bir sonuç.

Bakın, şike varsa varlığını delillerle kanıtlar, kamuoyunu tatmin eder ve cezaları verirsiniz, şike yapan takım cezasını çeker ve sonra sağlıklı spor ortamına en geç bir sene içinde dönersiniz. Yok eğer şike yoksa, şike yaptığı iddia edilen takımın üzerine atılan çamuru temizler, onları aklar ve emekleriyle kazanılan şampiyonluğu temize çıkarırsınız. Yok, her ikisini de yapmaz, "şike varsa da sahaya yansımamıştır" derseniz, ne halt etmeye çalıştığınızı herkes anlar, o zaman pisliğin üstünü örttüğünüz sonucu ortaya çıkar ve tüm bu olayların müsebbibi siz olursunuz.

Burada takım ayırt etmiyorum. Bunun acısını her iki takımın da taraftarı yaşıyor, muhtemelen gelecekte de yaşayacak... Çünkü pislik hala olduğu gibi halının ortasında ve kokmaya devam ediyor. Olay aydınlatılmadığı için, pislik temizlenmediği için Fenerbahçe taraftarı kendilerine iftira atıldığını düşünüyor, Trabzonspor taraftarı da emeklerinin çalındığını düşünüyor. Kendi açılarından kendileri haklı görmeleri de şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, 21.yy'da, gücü elinde bulunduran yöneticilerin, milyonlarca insanı etkileyebilen kararlarda bu kadar saçmalayabilmesi!

Bunun üzerinden döndürülen algı manipülasyonları da cabası. Bakın bugün Mehmet Demirkol ne diyor... "Takım otobüsüne ateş eden ya manyak ya provokatördür. Bunu 'ama'larla sebeplendirmeye çalışanlar ise katil ruhludur."

Çok güzel... Peki işi gazetecilik olup da, bu herkesi mağdur eden pisliği temizlemeye çalışmaktansa, üstünü örtmeye çalışan sizler ne ruhlu?

"Bu pislik temizlenmeden futbol konuşulmaz, önce adil olalım, sonra futbol yazalım" demek yerine "Artık yeter, şike konularından bıktık, artık futbol konuşmak istiyoruz, 'biz kazacağız' diye bildiri yayınlayanlar ne ruhlu? Yeterince 'kazanabildilerse' artık şu pisliği nasıl temizleyeceğimizi konuşsak?

"Beyler her yerde dolanan yüzlerce sayfa TAPE ortadayken 'şike sahaya yansımadı' denilemez. Bu Batman logosu değil ki, gökyüzüne yansıtalım, eğer şike varsa, sahaya yansımıştır, yoksa da Fenerbahçe temize çıkarılmalıdır" diye ne zaman yazacaksınız?

Sevin sevmeyin, başkanlık icraatlerini beğenin, beğenmeyin. Hayatının büyük bölümünü yurt dışında geçiren Ünal Aysal, doğru adalet anlayışına bizlerden daha yakındı ve olaylar sıcağı sıcağına yaşanırken izlenmemesi gereken yolu yazmıştı.

"Bu ateş üfleyerek sönmez, çözüm zamana yayılamaz! Türk futbolu çok ağır bir şaibe altında. Toplumumuzu sadece sportif açıdan değil, sosyal açıdan da alt üst edecek kadar derin ve yaygın olduğu anlaşılan büyük bir sorunla karşı karşıyayız.

Göreve yeni başlamış olan Türkiye Futbol Federasyonu’nun ne denli ağır bir sorumluluk altında olduğunun bilincindeyiz. Kararların geciktirildiği her gün Türk sporuna zarar vermektedir. Bilelim ki dünyanın saygın bir gücü olmaya soyunmuş bir ülkesi olarak asıl verdiğimiz sınav, etik değerlere sahip çıkma konusundaki kararlılığımızdır.

Galatasaray olarak biz, Türk futbolunun içine düştüğü bu karanlıktan bir an önce çıkarılması için tüm mercilerin, gerekirse liglerin bir süre ertelenmesi kararı dahil, üzerilerine düşen tüm görevleri zaman kaybetmeden yerine getireceklerine ve kararın verilmesi için gerekli bilgi ve delillerin Federasyon’umuza ivedilikle iletilerek sürecin hızlandırılacağına inanıyoruz.

Galatasaray camiası olarak alınacak her karar ve uygulamanın en yakın takipçisi olmaya devam edeceğiz."

Bakın yeni göreve gelmiş, birçok kaliteli transferi Galatasaray'a getirme sürecinde olan Ünal Aysal rakiplerinin zayıflığından yararlanıp, yarışmak için ısrar etmedi! Gerekirse liglerin bir süre ertelenmesini önerdi! Liglerin ertelenmesi, büyük bir kaos yaşayan Fenerbahçe ve Trabzonspor gibi iki kulübün oldukça yararına bir karar olacaktı, fakat birçoklarına para kaybettirecekti! Bu pisliğin üstünün örtülmesini isteyen ve sağlayan da aslında bu 'para' sahipleriydi.

------------------------------------------------------------------------------------------------------

Geçelim Galatasaray - Karabükspor maçı öncesine...

Bundan 2-3 gün önce eski Karabükspor teknik direktörü Tolunay Kafkas NTV'ye çıkmış, bazı yorumlarda bulunmuş. Emenike konusunda İsmail Kartal'ın izlemesi gereken yoldan ve bir teknik direktörün verdiği kararlar yüzünden özür dilememesi gerekliğinden dem vurmuş... Bazıları bu yorumların altında dobralık, bazıları da kıskançlık sezebilir. Ben başka şeyler sezdim. "İnsan önce iğneyi kendine batıracak, sonra çuvaldızı başkasına batıracak."

Tolunay hoca, işler kötü gitmeye başladığında takımı öyle bir kangrene döndürüyor ki, işin içinden çıkılamıyor. Her zaman çok agresif biri... Basın toplantılarında da agresif, saha kenarında da. Bu sezon Karabükspor'un Kasımpaşa deplasmanında dikkat ettim. 2. devre önünde oynayan Erkan Kaş'a o kadar sert bağırdı ki, Erkan tamamen oyundan koptu ve hücumda sorumluluk almamak için kaçtı resmen. Bir böyle yönetmek ve işi kangrene döndürmek var (Gaziantepspor'da da aynısını yaşadı) bir de Hamza Hamzaoğlu gibi özür dilemek var. Gerektiğinde futbolcusundan, gerektiğinde de taraftarından!

Totti oyuncuları toplar ve yenildiklerinde gidip taraftardan özür diler, Stuttgart'lı futbolcular mağlubiyetlerden dolayı her maç gidip taraftardan özür diler, başkası yapınca bizim medyada "bakın ne güzel eylem, taraftarla-takım arasındaki bağa bakın" diye güzellemeler yazılır, fakat aynısını Türkiye'de bir hoca yapınca bunun adı 'zayıflık' olur, 'eyyam' olur.

Dün bir yerde okudum, "Hamza hoca şirin gözükmek için böyle özür diliyor" diyen var, sözüm ona eyyam yapıyormuş... Sonra "Galatasaray teknik direktörü 'sürekli' özür dilemez" diyenler var. Sürekli dedikleri de 20-25 maçta 2 kez!

Hamzaoğlu Galatasaray'a geldiğinde şöyle bir şeyler yazmıştım? "Nasıl genç ve gelişim üzerinde oyuncular varsa, genç ve gelişim üzerinde hocalar da var, Hamza Hamzaoğlu'na da genç bir oyuncu gibi yaklaşmak gerek" Bu güne kadar da yaptığı hataların farkına varabilmesi, gelişimi açısından en güzel veri. Eğer hatalarınızı fark ediyorsanız, gelişme konusunda adım atıyorsunuz demektir.

Bizim gibi doğu toplumlarında, bu naifliği, daha önce başka yöneticilerde pek görmediğimiz için şaşırıyoruz ve farklı davranışlar bize hemen 'olumsuz' görünüyor. İnsanlar "özür dileyen lider olmaz, zayıflıktır" diye saçmalıyorlar. Halbuki sağa sola höykürmek, agresifliği yüksek tutmak, huzur ortamını bozuyor. Bu devlet yönetiminde de aynı, eğitim, sanat, spor vs yönetiminde de... Eh "Her toplum hak ettiği gibi yönetilmeye mahkumdur" diye boşuna dememişler. Galatasaray özelinde bakarsak insanlar iyi etüt etse Hamza Hamzaoğlu'nun neyi, nasıl başardığını, Prandelli'den sonra sinmiş bir takıma nasıl öz güven verdiğini anlardı. Hamzaoğlu Galatasaray'a geldikten sonra Tolunay hoca gibi daha 2. maçtan saha kenarında yırtınsaydı, belki televizyonlarda, köşelerde taraftarlar toplardı ama bu takım kaybettiği bu özgüveni geri toplayamazdı.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Şimdi geçelim maça...

Her hafta yaptığım gibi Galatasaray'ın rakibi üzerinde önce küçük notlar tutuyorum. O notlardan bazıları...

* Yılmaz Vural geldikten sonra savunmada daha dağınık ve biraz da şuursuzca saldıran bir Karabük var. Vural her gittiği takımda bunu uygulatıyor, en iyi Kasımpaşa'da uygulatmıştı çünkü kadroya uyumluydu. Sonra Konya, Elazığ şimdi Karabük aynı şeyi deniyor... Ayağa pas yaptırmaya çalışıyor ve savunmadan böyle çıkmak istiyor ama pek de becerikli oyuncuları olan bir takım değil Karabükspor. Savunmadan pasla çıkabilecek oyuncuları yok, ortasahada Hakan hariç pas oyununda becerikli oyuncu yok, hücumda da sadece Traore o oyuna yatkın... Kale önünde de topla al-ver yaparak üretebilen oyuncular yok. Akpala-Kumbela pas oyununa yatkın isimler değiller. Kenarlar Ahmet İlhan - Erkan zaten hiç değil.

* Ortasahada Sow çift ciğerli ve çok etkili bir adam. Kendi çapında oyun da kuruyor, dripling de yapıyor, top da kesiyor. Bence Gosso'nun bir kademe üstünde bir oyuncu. Yanında genelde Musa oldu. O da çok koşması ve ceza alanı içine sürpriz koşularıyla öne çıkan bir oyuncu. Özellikle kanatlardan yapılan hücumlarda ceza alanının içinde bitiveriyor. Galatasaray'da göbekte bu tarz oyuncuları takip etmede sorun yaşanabilir, Hamit de, Selçuk da çabuk oyuncular değiller. Galatasaray Karabükspor'un kenarlardan gelmesine mani olması lazım. Göbekten üretme, kat etme şansları pek yok. Kenarlarda da Ahmet - Erkan kendi başına didinen oyuncular. Onların bireysel olarak etkin olması engellenirse, Galatasaray savunmada çok sorun yaşamaz.

* Yılmaz Vural'ın 4-2-4 benzeri oyun anlayışı göbekte Sow - Musa - Hakan Özmert üçlüsü denemeyişi bence kendi açısından büyük hata. Çünkü Traore taşınması gereken bir oyuncu, Akpala ve Kumbela da öyle, Erkan ve Ahmet de çok fazla çizgiye basarak oynuyorlar, ortasaha yardımları çok az, içeriyi kapatmaya gelmiyorlar. Bu da Musa ve Sow'un ön tarafı taşıyamamasına neden oluyor. Bu ikili defansif görevleri üstlenmekten hücuma destek veremiyorlar, nihayetinde de hatlar kopuyor. 4 hücumcu önde kalıyor geri kalan 6 savunmacı kapanıyor. Takım sadece yarım Hakan'ı, tam da Traore'yi taşısa ve hücumda bir Umut Bulut'ları olsa bambaşka bir hale bürünürlerdi bence.

* Traore yakın oynanması gereken, serbest oyuncu rolünü iyi beceren bir isim. Top ile ilerlemesine izin verilmemesi gereken bir oyuncu. Stoperlerden Mabiala hava toplarında ve ikili mücadelelerde çok iyi ama ilk adımı ağır bir adam. Stoperlerin arasına atılacak toplar tehlikeli oluyor. Bence Galatasaray baskılı bir oyun oynayıp, rakibin pas yaparak çıkmasını engellemeli.  Hucumda da topun değerini bilmeli, atak olgunlaşmadan yapılan ortalar rakibi boğma konusunda engel olabiliyor. Sabri oldukça yüzdeli ve etkili orta kesmesine rağmen çoğu zaman erken orta deneyip atakları olgunlaşmadan bitirebiliyor.

Evet bu maç öncesi notlardan bazılarını Yılmaz Vural görmüş ve üzerine çalışmış. "Maçtan sonra da Galatasaray'ı çok iyi analiz etmiştik, aslında beklediğimizi de aldık" dedi. Bence bazı eksikleri kapatsa da bazı iyi yönlerini de zayıflatmış. (Sow'u keserek)

4-2-4 gibi bir düzenden 3'lü ortasahaya geçip göbekte daha kalabalık olmayı bilmiş. Furkan - Musa ve Hakan ile... Hücuma da Akpala, Kumbela yerine koşan mücadele eden genç bir oyuncu koymuş bu sayede takım daha dinamik bir hal almış.

Fakat Furkan ve Musa çok koşan 'box to box' denen İngiliz ortasaha modelinde oyuncular. Bunlar pozisyon alarak, alan kapatmayı değil, çok koşarak her iki kale önünde yardımcı olmayı düşünürler. Hakan Özmert de klasik bir oyun kurucudur. Bu üçlüden hiçbiri kesik yiyen Samba Sow gibi ortasaha ile savunma arasına girip alan dolduramaz ve rakibin en tehlikeli silahı Sneijder'e yakın oynamayı beceremez.

İlk 11'leri gördüğümde saat 15.30 gibi iki not yazmışım defterime...

* Yiğit - Mabiala stoper hattı aralarına atılan toplarda sürekli açık verir. Burak oynasa...

* Samba yerine iki tane box to box Musa ve Furkan Sneijder'in boş kalmasına sebep olacak, Sneijder bu maç hiç buluşmadığı kadar çok topla buluşur ve bir sürü savunma arkası top atar.

Evet ilki de, ikincisi de "görünen köy kılavuz istemez" misali maçın her anında hissedildi. Sneijder vasat kararlar verdiği bir maç geçirmesine rağmen markajdan uzak oynadığı için sürekli boş top aldı tehdit oluşturdu ve kötü gününde bile iki gol atabildi. Yılmaz Vural gibi tecrübeli bir hoca rakibin en etkili silahını markajsız bırakmak gibi bir hatayı nasıl yapabilir aklım almıyor. Ortayı üçlemek, ileri hareketsiz bir forvet yerine genç mücadele eden bir oyuncu koymak ne kadar doğruysa, Sneijder'i boş bırakmak ve Mabiala gibi ağır bir stoperin yanına bir o kadar ağır Yiğit'i koymak çok daha büyük hatalardı.

Sürekli top alacak olan Sneijder sürekli o yavaş savunmanın arkasına top atabilecekti. Attı da. Maçın daha ilk pozisyonu savunma arkasına sarkan Umut'un kontrol edemediği bir pozisyondu. Sonrasında soldan Yasin, sağdan Bruma bir sürü boş alan yakaladılar. Hızlı Yasin yavaş Yiğit ve Erdem arasına sürekli kaçtı, Sneijder de o pasları sürekli atıp, Yasin'i sıfıra indirdi. Yasin de aslında, iyi kararlar verdiği bir maç geçirmedi, o da çok pozisyon harcadı.

Maçın özeti, tüm tehlikeli pozisyonları tekrarlarıyla verseniz 15 dakika sürerdi. Bence bu maçta Galatasaray'ın iki gol yemesinden daha büyük skandal, bu savunmaya sadece 4 gol atmış olmasıydı. Zira sadece Umut 4 tane kaçırdı herhalde...

Bugün Real Madrid'i izliyorsunuz, 9 gol atıyor. Galatasaray bu bitiriciliği kazanmak için Pandev'i kazanmalıydı. Yanlış anlaşılmasın Umut bugün elinden gelenin en iyisini yaptı ama Umut'un elinden gelen bu kadar.

Bence Hamzaoğlu'nun bir çok doğrusunun yanında en büyük eksiği Pandev ve Dzemaili'yi kazanamaması oldu. Zaman zaman bir çok maçın son 30 dakikasında bu ikiliyi oynatmalıydı. 90 dakika olmasa bile hiç değilse hamle oyuncuları olarak kazanabilmeliydi.

Bugün maçın 3-0 olduktan sonra 3-2'ye dönmesi haftalardır izlediğimiz aynı filmin tekrarıydı... Buna çözüm olarak haftalar öncesinden 3'lü ortasahaya dönmek seçeneği düşünülmeliydi.

Maç 2 fark olunca Galatasaray hücum 4'lüsü komple ilerde kalıyor. Bir de Hamit, Selçuk hücumu seven oyuncular onlar da değişimli olarak çıkıyorlar. Bir de bekler de hücumu seviyor onlar da çıkıyor, arkada akıl almaz boşluklar bırakılıyor. Bu gibi durumlarda hücumdan bir kişi eksiltip Dzemaili'yle ortasahayı 3'lemek geride +1 kişi fazla kalmayı sağlayabilirdi.

Hamza hoca bunu sadece bir maçta, Başakşehir maçında denedi. Fakat mantıken Sneijder sola, Hamit derine Selçuk sağ hafa, Dzemaili sol hafa kayacaktı. Öyle olmadı. Sneijder sol kenara kaymayınca Dzemaili Yasin yerine sol açık gibi oynamaya başladı ve hiçbir sorun çözülemedi. Maç da 2-2'ye dönünce sanki suçlu Dzemaili'ymiş gibi gösterildi.

Bruma da, Yasin de maçın ilk 60 dakikasında çok efor sarf ediyor ve oyun o dakikaya kadar iki farka gelince "Tamam ben görevimi yaptım" düşüncesine girebiliyorlar ve oyundan düşüyorlar. Zaten mental olarak düşmeseler bile fizik olarak düşüyorlar. O dakikadan sonra yorulmuş Sneijder'i de sağa sola kaydırmak doğru değil. O halde forvetsiz oynamak düşünülebilir. İlerde Burak ya da Umut hangisi varsa çıkan oyuncu yerine Yasin veya Bruma yerine sağ veya sol kanada geçebilirler. Ve Galatasaray 4-6-0'a dönebilir (en uçta Sneijder serbest oyuncu görevini yapar). Sonuçta o dakikadan sonra, iki farktan sonra Galatasaray'ın ihtiyacı olan forvet oyuncusu değil! Ortasahada kalabalık olmak!

Bruma 60'tan sonra hem mental, hem fizik olarak düşünce bence ortasaha takviyesi olarak Dzemaili - Yekta gibi oyuncular ile değişmeli. Emre Çolak diyemiyorum çünkü Emre Çolak da oyun içi disiplini olan bir oyuncu değil. Bugün de gördük, bir sağda bir solda sadece topla oynamak istiyor, alanını kapatmayı, Sabri'ye destek olmayı aklına bile getirmiyor. Benim düşünceme göre Emre girerse yorulmuş Sneijder yerine girebilir, onun dışında ya 11 başlar, ya da sonradan girmez. Çünkü oyuna sonradan giren oyuncu oyuna denge katmalı, denge bozmamalı!

Bruma yerine giren Dzemaili veya Yekta, Hamit'i derine atıp Hamit yerine hafa geçince de önde oynayan Umut veya Burak Bruma yerine sağ kenara geçebilir. Bu düzende hurra 6-7 kişi gole koşarken arkayı açıp gol yemezsiniz diye düşünüyorum.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Geçelim maç sonuna...

Hamza hocaya bunu sordum. "Maç 2, 3 fark olunca Galatasaray hücum bölgesiyle, savunma bölgesi arasında büyük boşluklar oluşuyor, maç 3-0 olunca Melo'yu arıyor musunuz?" dedim şakayla karışık. Ne demek istediğimi çok iyi anladı ve gülümseyerek, "Daha dengeli olmalıyız, herkes hücuma giderse olmaz, oyuncularla bunu konuşmuştuk. Futbolun adaleti var, biraz gevşediğiniz anda ceza kesilir. Bunların üzerinde duruyoruz ama 'daha katı durmamız gerekecek" dedi.

Tam beklediğim cevaptı. Geçen günler "bazen 'ağabey, arkadaş' değil, 'baba' olabilmeli diye bir yazı yazmıştım. Meali, 'oyuncular üzerinde arkadaş gibi bir sempati topladı ama oyuncular maç içinde disiplinsizlikler yapabiliyor. O yüzden, bazen de ipleri daha kısa tutmalı ve arkadaş rolünden çıkıp, Fatih Terim gibi 'baba' olmalı, Fatih Terim gerekirse saha kenarında aktif olur, oyuncularını uyandırır, bu maçları 3-0'lardan döndürmezdi' şeklindeydi...

Bu 'daha katı durmamız gerekecek' ifadesi o yüzden benim beğendiğim bir açıklama oldu.

Ayrıca sağ kanadı daha aktif kullanmak için de tedbirler düşündüğünü, Yasin ve Bruma'nın zaman zaman yer değiştirmesinin etkili olabileceğini düşündüğünü belirtti. Skor 3-0 iken bunu denemek istemiş fakat gol gelince vazgeçmiş. Bu da bence gelecek maçlarda verimli bir sonuç doğurabilir.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

Son olarak, maçın başlarında Ahmet İlhan'ın Sabri'nin yanından uçtuğu bir pozisyon var. Sabri ceza sahasında iki elle Ahmet'i çekmek istemiş, Ahmet kendisini çok kolay yere bırakmış. Bence hakem ona penaltı kırmızı kart ve penaltı verebilir, ben hakem olsam muhtemelen kırmızı + penaltı verirdim. Sabri eski çabukluğunu yitiriyor maalesef, Galatasaray gelecek sene savunma hattını yenilemeyi düşünmeli. As oynayacak bir sağ bek mutlaka transfer etmeli. Bu isim Glen Johnson olabilir bence, Eboue'nin ilk geldiği sezondaki gibi bir etki yaratır, sözleşmesi de 2 yıllık yapılırsa daha sonra durumlar değişse bile zarar edilmez. Zaten bu Olcan'la, Eboue ile neden 4'er 5'er yıllık sözleşmeler yapılır anlamam. Hadi Eboue kabul etmez diyelim, peki Olcan nereye kaçacak? 1+1 yıllık yaparsınız, ilk yıl çok mu iyi oynadı, maaşını 1.7 milyondan 2'e yükseltir sözleşmesini bir yıl daha uzatırsınız, kötü mü oynadı ya gönderir, ya da atıyorum 1 milyon maaş talep edebilirsiniz. Fakat bu sözleşmeler sanki genç oyuncularmış gibi 28-29 yaşında adamlara 4-5 yıllık sunulunca böyle sonuçlar doğabiliyor.

Stoper bölgesi için, Chedjou satılabilirse aynı dili konuşabilen, birbirini tamamlayabilen iki yabancı stoper alınabilir ve Semih - Hakan onlara alternatif olup Koray kiraya verilebilir. Koray'ın fiziksel eksiği çok ve sürekli bir takımda oynamadan gelişmesi zor görünüyor.

Eğer Chedjou satılamazsa da Adil Rami tarzında Fransızca bilen kademesi olan tecrübeli bir Fransız stoper alınmalı. Bana kalsa Chedjou, tam iki kat maaş aldığı Dany'den çok fazlası olan bir oyuncu değil. Bazı konularda daha iyi, bazı konularda ise daha kötü.

Sol savunmada ise Telles, takım iyi olduğunda kumaşı sayesinde takıma uyum sağlıyor, takım kötü olduğunda ise yumuşak olduğu için ezilebiliyor. Eğer iyi bir takım kurulabilirse o da verimli olacaktır, Olcan da bu saatten sonra onun yedeği olur diye düşünüyorum. Hamza hoca ona çok şans verdi ama hala aynı fiziksel zaafları mevcut.